Dil Medeniyettir

Home »  Yazılar »  Dil Medeniyettir

Dil, kimliğin fanusudur; bir milletin doğduğu andan bugüne kadar getirdiği birikimlerin sözle ifadesidir; varlığını sözle haykırmasıdır. Dil bir medeniyet olayıdır. Bir medeniyetin kurduğu dil başka bir medeniyetin düşündüklerini söyleyemez. Yetmez onu söylemeye… Bir millet medeniyetini değiştirdi mi dilini de değiştirmek zorunda kalır.

Dil, insanın anlatma yetisi çevresinde oluşan anlaşma araçlarının en kullanışlı ve gelişmiş olanıdır. Her şeyden önce dil, iletişim, anlama ve anlatma aracıdır. İletişim birlikte yaşamanın temelidir. İletişim olmasaydı insanlar bir araya gelerek toplumları oluşturamazlardı. Anlaşma olmadan toplumdan söz edilemezdi. Anlaşmak için de anlatmaya ihtiyaç vardır. Anlaşma, anlatma, iletme bir bütündür. Dilciler ve genel anlamda aydınlar, dili değişik şekillerde tanımlamış ve anlayış ölçüleri çerçevesinde anlamlandırmışlardır. Bu tanımlar, kişinin dile bakış açısını verir. Doğadaki canlılar kendilerini korumak, varlıklarını sürdürmek için bazı yetenek ve güçlerle donatılmışlardır. Bazılarının beden gücü, bazılarının görme duyusu, bazılarının koku alma duyusu gelişmiştir. Bazıları çok ürer, bazıları daha hızlı koşar…

İnsan da anlaşma yetisiyle donatılmış bir varlıktır. İnsanın her türlü iletişimini bu yeti çevresinde düşünmek gerekir. Dilden önce bazı işaret ve seslerle insanların kendi aralarında iletişimi sağlayarak anlaşma sağladıkları bilinmektedir. Günümüzde de dil dışında başka araç ve durumlarla anlaşma sağlandığı bilinmektedir. Ancak hiç şüphesiz en gelişmişi ve kullanışlı olanı dille gerçekleştirilen iletişimdir. İletişim, bir bilginin, niyetin, duygunun, düşüncenin göndericiden alıcıya iletilmesidir.

İnsanlar arasında iletişimin gerçekleşmesi için göndericiyle alıcı arasında ortak bir işaret sisteminin kullanılması gerekir. Her dil, onu konuşan insanların tarihî oluş içinde oluşturdukları doğal bir şifre sistemidir. Onun kendine özgü söyleyiş tonlamaları ve kuralları vardır. Neticede herkes bu mühim kavramı kendi penceresinin görüş alanı içinde algılamış ve gördüklerini kelimelerle resmetmiştir.

Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan doğal bir vasıta, kendine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş toplumsal bir kurumdur.”Dil; hiç şüphesiz, milletlerin tarih sahnesinde var olmasını sağlar.

Geleceğimiz açısından önemli meselelerimiz arasında yer alır. Konunun önemini ifade etme bakımından, konuyla ilgili bir şeyler söyleyebilmemiz ve yazabilmemiz için, aslında dilin mahiyetinin ne olduğuna, neleri kapsadığına, tarihi süzgeçten geçip günümüze kadar nasıl geldiğine, istikbalimiz açısından onun önemine bakmamız ve buna göre onu değerlendirmemiz gerekmektedir. Dil, varlığın kendi var oluşunu ifade etmesi açısından temel unsurlarından biridir.

Her ne kadar o, seslerin, hecelerin, kelimelerin ve cümle gruplarının anlamlı ve ahenkli bir şekilde bir araya geldiği bir semboller bütünü olsa da, onu milletlerin varlığı, devamlılığı ve geleceği açısından değerlendirdiğimizde dil; bir milletin kendisini, yaşayışını, kültürünü, inancını, devlet anlayışını, tarih şuurunu, geleneklerini, göreneklerini, eğitimini, teknolojisini, mimarisini, musikisini, yeme-içme şeklini, giyimini, mutfak kültürünü, yatmasını, kalkmasını; başka bir ifadeyle folklorunu; iç ve dış dünyasını söz ve yazıyı kullanarak ifade ettiği, asla vazgeçilmesi mümkün olmayan şahdamarı niteliğinde bir unsurdur.

Dil ile tarih ve kültür arasındaki münasebeti bilen bir kimse dili tek başına almaz. Zira dilde her kelimenim yazılış, ses,şekil ve anlamını tayin eden tarih ve kültürdür.Yunus Emre’nin şiirlerinin dilini,yazıldığı devir ve çevreden ayrı ele alamazsınız.Zira o ağacın kökleri gelenek ile beraber,yetiştiği topraklara sımsıkı bağlanır.Bu da gösterir ki filolog sadece dilci değil,geniş kültürlü,kafası dil gibi hayatın bütün imkanlarına açık olan bir insan olmalıdır.

Ünlü düşünür Wittgenstein: “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır.” İfadesindeki gerçekle, dilin sadece düşünceyi aktaran kuru bir ifade unsuru olmadığını, aynı zamanda dilin, kişinin dünyayı algılama biçimi olduğunu ifade etmektedir.

Bu açıdan dil, düşünce şeklimizle de yakından ilgilidir. Geniş düşünen insan, şüphesiz yüce şeylerden bahseder ve bunu ince bir üslupla ve ahenkli bir şekilde, dili de vasıta kılarak gerçekleştirir. Alman filozofu Heidegger “Dil insanın evidir.” diyerek bu iletişim vasıtasının önemini açıkça ortaya koyar. Evimiz bize özeldir. Orada huzur buluruz. Toplumda taktığımız maskeler evde düşer.

Dilin geçmişten geleceğe köprü kurma gibi önemli bir görevi de vardır. Bu köprü ancak kelimelerle kurulur. Bu köprünün sağlamlığı malzemenin bol ve yerinde kullanılmasıyla mümkündür. “Konfüçyüs’e sorarlar:- Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız, ilk olarak ne yapardınız? Büyük düşünür şöyle karşılık verir:-Hiç kuşkusuz, dili gözden geçirmekle işe başlardım Ve dinleyenlerin meraklı bakışları karşısında sözlerine devam eder:-Dil kusurlu olursa, sözcükler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılmazsa, yapılması gereken şeyler doğru yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılmazsa, töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa adalet yanlış yola sapar.

Adalet yoldan çıkarsa, şaşkınlık içine düşen halk ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun içindir ki hiçbir şey dil kadar önemli değildir.”Dil, bir millet için çok şey ifade eder. Çünkü o doğrudan doğruya milleti ifade etmektedir. Millet ise, Yavuz Bülent Bakiler’in ifadesiyle, “Edebiyatı olan bir topluluktur.” Ona göre edebiyatın temel malzemesi dildir. Dil olmazsa edebiyat olmaz. Yine dünya çapında bir sanatkar olan Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un da ifadesiyle, “Millet edebiyatından tanınır.” Edebiyat ise varlığını dile borçludur, Millet de edebiyatıyla vardır. Edebiyat da bizi var eden unsurları, birtakım değerleri tümüyle birden içeren bir özellik taşımaktadır.

O geçmişten günümüze bir köprü kuran vasıtadır. Biz, dili her yönüyle işleyen edebiyat sayesinde Dede Korkut’u, Ahmet Yesevi’yi, Yunus’u, Mevlana’yı, Pir Sultan Abdal’ı, Karacaoğlan’ı, Baki’yi, Süleyman Çelebi’yi, Mehmet Akif’i, Koca Sinan’ı, Dede Efendi’yi, Itrı’yi… ve tarihin ötesindeki nice şahsiyetleri; aynı zamanda yine edebiyat sayesinde geçmişten günümüze aktarılan destanları, kahramanlık şiirlerini, tarihi hikayeleri, gazelleri ve bunlar gibi pek çok şeyi öğreniyoruz. Dil; meselemiz, dünya üzerindeki varlığımızı, millet olan vasfımızı devam ettirebilmemiz ve diğer milletler yanındaki medeniyet yarışında biz de varız diyebilmemiz açısından hayati derecede önem arz eden bir unsur durumundadır. Toplumun ayakta kalabilmesi, elde ettiği başarılara bağlıdır.

Başarıları elde etmenin yolu ise düşünceden geçmektedir. Zihni alanımızın üretken olması, felsefede, bilimde ve sanatta günümüz itibariyle yeteri derecede başarı sağlayamamış olmamız, toplumumuzun geleceği açısından varlığımızı devam ettirme şansımızı olumsuz yönde etkilemektedir. Kişi, düşüncelerini ancak kelimelerle bir başkasına aktarır. Düşündüğü için de dili kullanır. Düşünme geleneğinin etkinliğini yitirmeyen toplumların dili daha da gelişmiştir; kavram yapısı daha sistematiktir.

Bunun sonucu olarak bu toplumlarda bilim, sanat ve felsefe gibi insani faaliyetler daha da gelişmiştir. Böylesi toplumların kültürel birikimlerini ve miraslarını daha fazladır. Dilin gücünü belirleyen şey, felsefi düşüncenin ve ilmi üretkenliğin gücüdür. Bu alanlarda üretken olamayan, tembel olan bir toplum, ihtiyaçlarını başka toplumların ürettiklerini tüketerek karşılamak zorunda kalır.

Üretmeden tüketmek siyasi ve iktisadi alanda olduğu gibi dil alanında da bir büzülmeye, giderek yok olmaya götürür, bu da milletler için tam bir felakettir. Bir düşünsenize konuştuğumuz dilin geçmişe nazaran söz dağarcığı o kadar fakirleşmiş ki, adeta dumura uğramış, küçülmüş ve büzülmüş olsun. Bunun neticesinde düşüncelerimiz, gönüllerimiz, hayallerimiz, zihinlerimiz, fikir dünyamız da küçülmüş olur. Toplum olarak adeta zirveden aşağı yuvarlanmış oluruz. Bu durum böyle giderse bir kabile dili kadar kelime kadrosuyla konuştuğumuz şekilde yazacak, yazdığımız şekilde düşünecek; böylece kısır düşüncelerimizle bir şey üretemeyeceğiz.

Bu durumun farkında olmazsak kendi kendimizi reddetmeye kadar gideceğiz. İşte bu, millet olmayı reddetmektir. Nitekim dil, edebiyat veya kültür, inançları kalabalıklara yayarak onları yıkıp yakan bir fırtına haline getirilebilir veya onlara karanlık gecelerinde yol gösteren bir ışık olur. Ali Dündar ‘Dil ve Düşünce’ adlı kitabında konuya şöyle değiniyor: Durumdan duruma ne denli değişirse değişsin, dilin düşünmeye etkidiği gerçeğin ta kendisidir. İşte bu etkileme, kendi başına dilin bir dünya görüşü olduğunu kavratır bize.

Hatta çoğu ileri sürülen şudur: Her şeyi dilin kendisi düşünür. Neleri düşüneceğimizi, daha biz düşünmeden dilimiz düşünmüştür bile. Aslında neyi, nasıl düşüneceğimi bana dilim duyurur.

Düşünme yazgım dilimdir. Düşünce yol dilimin çizdiği yolda ilerler. Onun için düşünen herkes düşüncelerine yansıyan dünya görüşünü konuştuğu dilden devşirmiştir.”Bunun yanı sıra ”Hakikatin yumruğu gözüne indiği zaman, yalanı bırakırsın.”diyen ünlü yazar M.Gorki, sözünü şöyle bütünlüyor:”Düşünmeyi, yazmayı öğrenmemde bana yardımcı olan işte bu gerçeklerdir.”Fransız düşünürlerinden La Rochefoucauld da:,”Düşüncelerini ve gelecek özlemlerini ana dilleriyle kuramayan toplumlar yaratıcı olamayacakları gibi, uygarda olamazlar.”demiş. Onun için, anadilimiz nerde, biz ordayız…diyoruz!…

Dil, insanlığın yıllardan beri edindiği ve denediği gerçek ve hikmetleri saklayan bir hazinedir.”Güvercin hava ile nasıl bir münasebet bu durum kuruyor vücudunun mükemmel muvazenesinin ifadesi ise, dil de insanoğlunun olaylarla münasebetinin mükemmel muvazeneli bir ifadesidir.

Leave your Comment

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>